Konuşan: Celal KARACA
Altıyedi Dergi – Güz 2020; Sayı: 6, Sayfa: 44-45
Şair, yazar, ressam, sayabildiğim özellikler. Son zamanlarda ağaç işlerine merak sardın. Ağaç köklerinden, dallarından heykeller yapıyorsun. Nasıl yetişiyorsun İstanbul gibi keşmekeş bir kentte bütün bunlara?
İnsan bir şey yapmak istesin yeter ki. Şehrin keşmekeşi, seni kuşatan sorunlar yumağı vb. üretme iradenin karşısında güçsüz kalıyor. En azından benim için böyle. Şöyle üstünkörü bir bakışla bakacak olsanız benim hiçbir şey üretecek zamanımın olmadığını söylersiniz. Günümün önemli bir bölümü okulda geçiyor. Çocuklarla yaptığımız ders dışı etkinlikleri de buna dâhil edin. Yaşınızın yorgunluğunu da buna ekleyin. Sonra okullarda imza ve söyleşiler var. Ailenin getirdiği sorumlulukları, koşuşturmaları unutmayın… Ama bunlara rağmen yazmam gerekeni yazmama engel değil bunlar. Çünkü bunu yapmak benim için bir zorunluluk. Çünkü kendime, telaşıma, yazmazsam dünyanın sonu olur kaygıma yetişmem gerekir. Sanırım kendi kendimin ardından koşuyorum çoğu zaman. Kendi kendime yetişmeye çalışıyorum. Yazmak, boyamak, benim enerji kaynaklarım.
Şunu da söylemem gerekir; çevreme kendimi kapatma becerim de var. Yazıyorsam eğer o an etrafımda olup bitenleri görmem, duymam. Çok çocuklu bir ailede büyüdüm. On bir nüfus bir göz evde yaşadık. O kalabalıkta ders çalışmak zorundaydık. Bu durum insanda bazı özellikler geliştiriyor. Bende de böyle oldu sanırım.
Bir de şu var: Yerinde duramaz bir kişiliğe sahibim. Oturmayı, durmayı bilmem. Siz buna çalışkanlık diyorsunuz. Zamanımızın diliyle galiba “hiperaktif” bir özelliğim var. Sanırım yaptıklarımda bunun da etkisi vardır.
Mustafa Işık’ın yazın dünyasına girişi nasıl başladı? Cezaevi sürecinin yazmanıza ne gibi katkıları oldu?
Yazın dünyasına girişimin kronolojik bir açıklamasını yapamam. İlk kitabım 1998 yılında yayımlandığına göre (Elimde Ay Kırıkları-Broy Yay.) girişim oldukça geç sayılır. Öncesinde az sayıda da olsa dergilerde yayımlanan şiirler var elbette. Ama zarı bu kitapla attım diyebilirim.
İkinci sorunuza gelince; cezaevi sürecinin katkısının önemli bir yer teşkil ettiğini sanmıyorum. Mutlaka etkisi olmuştur elbette ama çocukluğumun, yatılı okul sürecinin yanında sözü bile edilemez. Ama cezaevi sürecinden önceki üç dört yılın etkisi muazzam olmuştur. Bu dönem büyük tecrübeler kazandığım, çok şey biriktirdiğim bir dönemdir. Özellikle o döneme ait yazdıklarım ve henüz yayınlamadığım çalışmalar da var. Umarım bir gün okurla da buluşur bu çalışmalar.
Çocuk edebiyatında ürün veren yazarlara baktığımızda çoğunluğu öğretmenlerin oluşturduğunu görüyoruz. Nedir bunun sırrı?
Soruyu tersten soralım; çocuk edebiyatı yazdığını söyleyen, bu iddia ile kitap yapan öğretmenlerin tümü gerçekten çocuk edebiyatı mı yapıyor? Sınıf kitaplıklarını dolduran, “okuyup özetini çıkartın” denilen o kadar çok ürün var ki edebiyatla yakın uzak bir ilişkisi yok. Didaktik, kaba saba, çocuğu sadece okumaktan uzaklaştıran o kadar çok ürün yayımlanıyor ki anlatamam. Bu tip ürün yayımlayan öğretmenler sanırım iki nedenle bu işe soyunuyorlar: para kazanmak ve üne kavuşmak. Bu ikisi de edebiyatın düşmanıdır oysa.
Benim bu alana yönelmemin sebebi belki de böyle ürünlere karşı durmamdır. Öğretmen olmasaydım bu durumun farkında olur muydum, bilemem. Yazdıklarımla bu duruma ne kadar karşı durdum, ne kadar alternatif oluşturdum, bunu da bilmiyorum.
Doğru; çocuk edebiyatı yazmada öğretmen olmanın avantajı var elbette. Bu da çocuğu yakından tanıma, onların dünyasına doğrudan girme şansının olmasından. İşin sırrı dediğiniz bu olsa gerek. Yoksa öğretmen olmayıp da çok çok iyi çocuk edebiyatı yazan yazarlar var elbette. Çocuk edebiyatını öğretmen yazarlar daha iyi yapar diyen bir düşünceye katılmadığımı belirtmek isterim.
Zaman zaman okullarda düzenlenen imza günlerine katılıyorsunuz. Öğrencilerle sohbetleriniz oluyor kuşkusuz. Gerek bu sohbetlerde gerekse kendi öğrencilerinizle yaptığınız konuşmalarda onlardan yararlandığınız oluyor mu?
Hem de çok. Onların karşısına çıktığımda söylediğim cümlelerden bazılarını söyleyeyim:
“Sevgili çocuklar. Benim adım Mustafa Işık. Ben bir hırsızım. Şaşırmayın, doğru söylüyorum. Ama ben, öyle bildiğiniz hırsızlardan falan değilim. Ben sizin gözlerinizden ışık çalarım. Gülüşlerinizi, bakışlarınızı, güzel sorularınızı, yaramazlıklarınızı, merakınızı… çalarım. Akşam eve gittiğimde sizden çaldıklarımı masama döker, onları karıştırır, eğer büker ve onlardan yeni öyküler, şiirler üretirim…”
Sanırım bu cümleler sorunuza yanıt olmuştur.
Edebiyat dünyamızda en sık tartışılan konuların başında ödül olgusu ve antoloji(seçki) hazırlanması gelir. Siz bu iki konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ödül konusunda düşüncemi daha önce de Seçkin Zengin ile yaptığımız söyleşide de belirtmiştim. Ne yazık ki bana göre ülkemizde bir ödül kaosu yaşanıyor ve verilen ödüller hep tartışmalı. Ülke edebiyatının bazı “amirallerinin” iki dudağı arasına sıkışmış, kimin alacağı önceden belli ödüllerden geçilmiyor. Bu ödüllere katılan arkadaşlara söyleyecek sözümüz yok elbette ama ben katılıp bu kaosun bir parçası olmak istemem. Özellikle şiir söz konusu olduğunda diyorum ki şiir yarıştırılabilir bir şey değildir. Herkesin şiiri biriciktir ve bir başka şairin şiiriyle yarışa girmez, girmemelidir. Şiirin ödülü insanın üstündeki etkisi ve insana katkısıdır.
Antolojiler hakkında ne diyebilirim ki. Keşke hazırlayan arkadaşlar daha özenli olsalar ve mümkün oldukça hazırladıkları dönemde yayımlanmış şiirlerin en azından çoğuna ulaşabilseler de öyle hazırlasalar. Ama bu pek mümkün gözükmüyor. Antolojilere ödüller gibi soğuk bakmıyorum elbette. Antolojilere yansıyan sorunlar üzerinde kafa yorulsa daha verimli olur sanıyorum.
Bir kitabın kapağı o kitabın satışını etkiler mi?
Kitapta ilk göze çarpan kapak olduğuna göre etkiliyordur. Çocuk kitaplarında bunu gözlemleme şansım da oluyor ve ilgi çekici bir kapağın çocuğu kitaba yönelttiğini görüyorum. Kapak tasarımı yapanların okuyucu kitlesinin ruhunu yakalayıp ona göre çalışmaları gerekir bence.
Son söz: Sevgili Celal Karaca, söyleşi için, güzel ve katkı sunan dostluğun için teşekkür ediyorum.