Konuşan: Mustafa KADEMOĞLU
Altıyedi Dergi – Güz 2020; Sayı: 6, Sayfa: 32-35
Kitabınızın adı çok iyi seçilmiş. Üstelik çok çağrışımlı, çok da şiirsel bir ad… Yüzünüze bakınca, kitaba verdiğiniz ad sizinle örtüşüyor. Kutlarım… Nasıl buldunuz bu adı?
Bende hep bir yüz takıntısı vardı. Hani insanı tarif ederken ben adamı gözünden, ağzından, dilinden vb. gibi söylemler var ya, ben de yüzünden tanıdım hep. Nasıl mı? İki biçimde: Yüzü mü gülüyor önce, gözleri mi sorusuyla. Çünkü benim yüzümün hem haritası var hem de dikkatli ve derinden bakılırsa gözlerimle yüzümün, ikisinin birden güldüğünü görürsünüz…
Bir kahvede oturmuş, bir arkadaşımı beklerken, birden merhaba deyip oturdunuz masama. Bilmediğim bir adam lap diye masanıza oturuyor ve başlıyor konuşmaya. Birkaç cümleden sonra, sanki sizi tanıyor gibi oluyorum. Evet, hiç yabancı gelmiyorsunuz bana. Karşılıklı muhabbeti arttırıyoruz. İnsanlardan, olaylardan, memleketten, kasabalardan, köylerden… İnsanlar, olaylar, öfkelenmeler, sevinmeler… Sanki kırk yıllık derttaşız. Evet, kitabınızı okurken bunları yaşadım. Bu ne biçim anlatım böyle? Nasıl yakaladınız bu rahatlığı?
Değerli dost, yukarıda anlattığımı şöyle somutlayayım önce: Sizi 1990 yılında Suteni Yayıncılık’ta gördüm. Önce merak, sonralarda sevgi, saygıyla gelişti dostluğumuz. Ankara Dostları Masası’nda birbirimizi daha iyi tanıdık, sevdik, saydık.
Anlatıma gelince… Konuşma diliyle yazıyorum, bir. Okur kitlesine seslenirken, sözcüklerimi daha ince, naif olanlarla ve devrik cümlelerle yapıyorum. Bu, öğretmenim Necatigil’in şiirlerini önce düz yazı olarak okuma alışkanlığımdan kaynaklanıyor. O bu konuda şöyle derdi: “Şiiri önce düz yazı olarak yazın (öyküsünü yazın), koyun bir yere demlensin. Sonra şiir zamanı gelince doğumunu yapar…”
Ayrıca gerek Baston Kültür Festivallerinde, gerek Bartın Kitap Fuarlarında (toplamda 12 etkinliktir) konuşma ve hitabeti gelen konuklardan öğrendim. Farkındaysanız, masada bile sürekli not alır (bu nedenle MİT’çi mi kuşkusuna bile uğradım), akşamına o güne dair notları aktarırdım. Çünkü konuşulanların aslına uygun olmasını (“gerçekçiliğini”) sağlıyordum. Dostlarımdan beni ayıran fark da (siz de öylesiniz bence) “gözlem ve ayrıntıyı” yakalama ustalığıdır bu…
Ben sizden daha şanslıydım bu konuda. Sizin öğrenim döneminizi de “Ankara Dostları” içinde tanıdım. Yirmi beş yıl oldu sanırım. Toplantılarda hep not tutardınız. Bu alışkanlık edebiyatçılar için iyi, yararlı bir alışkanlık. Zaman içinde belleğimiz yanılgılara düşüyor. Tam tamına anımsayamıyoruz olayları, hele konuşmaları… Bu alışkanlık nasıl oluştu sizde?
Biliyorsunuz sizin döneminizde de benim dönemimde de kitap yerine teksirler vardı. Olanları ise bulmak zordu. Lisede olsun, üniversitede olsun “not tutma”, dersi derste öğrenme”, zaman zaman da kopya çekmek için hazırlandığımız zamanlar olurdu. Sanıyorum bu not tutma alışkanlığının temelinde bu var.
Bir yararı da şu ki konuşmanın ya da anlatanın sözlerine sadık, güvenli ve özenli yazma da sağlıyordu bu yöntem. Kitabımı hazırlarken, en büyük yardımcım da, gazetelerde otuz beş yıl boyunca bilgi, deneyim ve birikimleri oralarda kalıcı hale getirmiş olmamdır. Benim antenlerim hep açıktır; eğer konuşuyorsam dilime, dinliyorsam kulaklarıma borçluyum bu özelliğimi…
Ankara Dostları’na sonradan katılanlardan biri olarak ilk çalışmalarınızı pek bilmiyorum. Nedir bu Ankara Dostları? Eğrisi doğrusu? Temel ve ortak düşünceler nelerdi sizce? Birlikte çıkarılan kitaplara ben de katıldım. Eksiklerimiz, anlaşmazlıklarımız oldu mu sizce?
Ankara Dostları toplantılarında, her biri kendi alanlarında değerli, birikim ve öğretmenlik (eğitim-öğretim) konularında çok şey öğrendim. On bir kişi (ilk çekirdek kadro) saygın adlardı. Her meslekten güzel insanlardı. Sonraları yirmiye kadar çıktı sayı. Ne var ki ilk yıllardaki verim giderek azaldı. Kimsenin ne dediğini, kimse izleyemez oldu. Bu da beni sıktı ve yordu.
Sonra sonra düşünüyorum da, asıl rahatsızlık böyle başladı. Ad vererek onları incitmek istemem. Galiba asıl yüzleri de o zaman ortaya çıktı. Şimdi sizinle, Cemal Bey’le (iletişim zorlaştı, kulak rahatsızlığı nedeniyle), Murat Özmen Bey’le görüşebiliyorum. Bu soruya doğru teşhis koymak gerekirse, söylem ve eylem bağlamında çatışıyorduk. “Aklın Aydınlığında Atatürkle” kitabının basımı nedeniyle oldu benim kopuşum. Ya da şöyle diyeyim, amaçsız bir sürece girilmişti… Ben iktisat öğrenimi gördüm. Bizi mahveden enflasyon oldu; amaç erozyona uğradı. Ama hiçbirine kırgın değilim. Şunu da eklemem gerek. Necatigil Öğretmenim, “bir şeyin yokluğu, çokluğundan olur” derdi. Asıl dert de buydu galiba. Herkes kendini âdeta kanıtlamak istiyordu…
Behçet Necatigil lise döneminizde öğretmeniniz olmuş. O yılların edebiyat matinelerinde Behçet Hoca’yı çok izledim şiirlerini okurken. Gösterişi pek yoktu, Attila ilhan, Özdemir Asaf, Asaf Halet Çelebi gibi “show” a vurmazdı işi… Belki de öğretmenliğin verdiği bir ağırbaşlılık… Ne söylemek istersiniz bu konuda?
Halk ağzıyla söylemek gerekirse, kalenderdi. Şiiri de üstüne başına en yakışan şairlerden biriydi. Abartısız, hüzün dolu derin bakışları, gözlerinin üstünden bakarak muzipçe gülümsemeleri, onun bir halk adamı olduğunun da göstergesiydi. Cumartesileri, liselerdeki edebiyat matinelerinin de müdavimiydi. Aruzu en iyi okuyanlardan biriydi bence.
Haklısınız, ağırbaşlılık en doğru tanım. Biz öğrencilerin değil bütün okulun Baba Behçet’iydi. Ayrıca okulumun kadrosunda sonu babayla biten öğretmenlerimiz de çoktu. Ama o, öğretmenler odasında hemen göze çarpan isimlerdendi. Nurlar içinde uyusun.
Bir soruya, şiir merakı sorulduğunda şu yanıtı vermişti: “Bende şiir merakı, hastalıklarıma ve yalnızlıklarıma tepki olarak doğdu.” Evet, her şairi bu meraka iten pek çok sebepten biriydi bu sözü. Muzaffer Buyrukçu, Selim İleri kitaplarında onun salaş meyhanelerdeki katılımlarından pek çok özelliklerini (ben biliyorum) onu tanımaya yeter de artar bile. O toplantılarda okuduğu ve yazdığı kasideler de kitaplaştırılmak üzere…
Necatigil’in bilmediğimiz edebiyatçı yanları nelerdi sizce? Dil, tiyatro, şiir, özellikle de Divan şiiri-Cumhuriyet şiiri ikilemi üzerine düşüncelerini anımsıyor musunuz?
Kendisiyle yapılan pek çok söyleşide bunlara değgin saptamalar çok. Bunları burada kısaca anlatmak çok zaman alır. Tiyatro dalında onun radyoda (İstanbul) oyunları vardı. Ama çeviri şiirleri, düz yazılar, mektupları, Kızı Ayşe’nin açıkladığı çok bilgi var. Radyo oyunlarında daha çok aile içinde geçen konuşmalar yer alıyor yanılmıyorsam… Divan şiiri için de o türdeki şiirlerini “Divançe-2”de topladı.
Bir de onun “Dar Çağ” adlı bir kitabı var. Bu kitaptaki şiirlerinin bir bölümü Atatürk şiirlerinden oluşur. Ölümünün 25. yılı nedeniyle Bilkent Üniversitesi’nde düzenlenen bir sempozyuma katıldım. Çapa Eğitim Enstitüsü’nden öğrencisi Sabit Kemal Bayıldıran diye biri, Atatürk şiirlerini kitabına koyduğu için üzüldüğünü, ikinci baskıda onları koymayacağını savladı. Talat Sait Halman, Ahmet Özer, Vedat Yazıcı dostlar buna tanık oldu. Hatta bana takıldılar: “Kolla koru hocanı” diyerek. Onlar varken bana söz düşmezdi elbet. Ama bu adam eski kafada biri idi. Ve bence iftira idi. Bu sempozyumda aile bireyleri de vardı oysa.
Edebiyatçılar arasındaki çekişmelerin, özellikle de şairler arasında belli bir nedeni olabilir mi? Aslolan yazdıkları şiirler, yazılar, kitaplar değil mi? Niye şiirleri üzerinde durulmaz ki? İşe hemen kişilikler sokulur? Neyi paylaşamıyor bu insanlar? Yazanlar da kendileri, okuyanlar da…
Bu soruyu sadece bu alana mal etmek eksiklik olur. Bizim mayamızda var bu olgu. Bakın siyasi tartışmalara, sen-ben kavgasıdır özü. Elbette en çok -yazılan biri için- edebiyatta dikkat çekiyor bu olgu. Bunu da doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü gündemde kalmak, kendini kanıtlamak ya da gündeme oturmak gibi bir ucuzluktur bu çekişmelerin nedeni. Kıskanmaksa evet, bu daha iyi olmak için itici güç bence. Ama ben niye yazamıyorum gibi bir çıkış da çok yanlış. Tek tük eleştirmenlerimiz vardı. Onlar yol gösterici oluyordu. Dikkat edelim, pek çok eleştirmen şair, öykücü, romancı olmaya başladılar. Eleştirmenler “kaşı beni, kaşıyayım seni” (özellikle de taşra dergiciliği) bu süreci hızlandırmış oldu.
Tam sırası. Şiir yıllıkları biriktirdim çok. Örneğin sizin şiiriniz ve şairliğinize dair en ufak bir yer bile yok. Çünkü ne okur ne eleştirmen ne bu kitabı hazırlayanların şiir-şair bilgileri konusunda yetenek yokluğuna bağlıyorum bunu da. Örnek vereyim: Menekşe gözler (anısal bir öykü), şiirleriniz benim bazı tanıklıklarımdan doğdu. Bunu şiirleştirmek bile, sizin şiiri ne denli özümsediğinizi, tema yelpazenizi gösteriyor bana göre. Siz de zaten iplemiyorsunuz onları… Okura yüklenmeyelim; her kişi kendinden başkasını okumazken… Devlet büyükleri tiyatroya, operaya, baleye, konserlere iltifat etmezken, halka ne diyebiliriz ki! Hele, MEB dini eğitim ağırlıklı bir potada kaybolurken…
Siyasa konularına girmek istemem. Hangi kahveye gitseniz birkaç tane “Hükümet gibi adam” bulursunuz. Son zamanlarda o denli cahilce konuşmalar yapılıyor ki halkın bilgisizliği korkutuyor insanı. Deve sidiği bile şifa olarak sunuluyor TV’lerde. Eğitim sistemimize ne oldu böyle?
En kısa yanıt: Virüs bulaştı. Cumhuriyet değerleri, kazanımları yozlaştırıldı (Ona bile razıydık oysa)… Tarih tahrif edilerek, düşman kampları yaratılıyor. Bilim adına ne idüğü belirsiz, kerameti kendinden menkul din adamları türedi; hafta boyu TV kanallarında onlar egemen gündeme… Devrek’ten bir örnek vereyim. Mustafa Akın diye bir amcamız vardı. Demokrattı. Ama dediğiniz gibi “Hükümet gibi adamdı”. Deyim yerindeyse teşkilatçıydı. Ama sevenlerince saygın bir adamdı. Ailesinde Demokrat, AP’li, Doğru Yolcu, beş milletvekilimiz oldu TBMM’de. Ama hiçbiri dincilere prim vermedi. Devrek’te bu tip adamların son nesliydi… Kahvelerdeki cahilce konuşanlara sözüm yok. Meclis’te konuşanları örnek alıyor. Demirel’in bir sözü gerçektir: “Kumaş bu, bu kumaştan bu elbise çıkıyor”. Yani “yollar yürümekle aşınmıyor” dostum. Siyaseti ve siyasisiyle böyle toplumda hiç de fana değiliz…
Çağın gerisine düşmüş toplumlarda, doğru dürüst edebiyatçılık olur mu sizce?
Bu baktığımız yerden, bakış-görüş-yaşam felsefemiz bağlamında çok farklılıklar içeriyor zannımca. İlki aidiyet konusudur. Hangi siyasi yapıya aitsek, o belirliyor bunu. Kanıt mı? İşte şimdi olduğu gibi: Kaça bölündük ve neyin peşindeyiz? Demokrat mıyız? Muhalefette miyiz, iktidar mıyız? Yıllar yılı hep siyasi tercihlerimiz belirledi bunu. Eğer bugün hukuk, adalet, Cumhuriyet tam rayına oturtulamadıysa, sebep muhafazakâr iktidarların suçu. Ne var ki bugün gelinen noktada uçurumun kenarındayız.
Edebiyata-Sanat-Kültür’e gelince…
Böylesi bir toplumda, elbette paralellik olacak. Ya da iktidarlar kültür-sanat-yayın politikalarını hangi yönde güdüyorsa o egemen olacaktır. Örnekse, Bartın Kitap Fuarı’nda beraberdik. Kitap stantlarındaki basitliği, perişanlığı gördünüz. Laik, sosyal Cumhuriyet Türkiye’sine yakışıyor muydu gördüğünüz manzara? Kendi adıma, sizin ve Hidayet Karakuş Bey’in yanında nasıl bir utanç yaşadığım sözlerimle belli etmedim mi? O ne kepazelikti öyle! Ben altı fuar yaptım orada, böylesi bir fuara yenik düşmüşüz, gördük bunu. Sizden ve Hidayet Bey’den özür diliyorum, Bartın’a Bartınlıya yakışmadı.
Savsöz “kitapla aydınlığa” ise, bu stantlarda bunu görebildik mi? Kendi payıma, hayır! İkincisi, “Cumhuriyet’in aydınlık yüzü Bartın” dedirttiğimiz fuarlardaki sosyal yaşam ve kültürel bağlamda, otuz binlik bir Bartın vardı. Bugün yetmiş bin nüfusa sahip. Bu kumaştan bu elbise sözünü kanıtlayan bir keşmekeştir şimdiki Bartın.
“Yüzüm bana benzer” diyorsunuz. ”Yüzüm gibi mutluyum” der gibisiniz… Yanılıyor muyum acaba?
Tam aksine çok yerinde ve doğru bir saptama bu. Ancak, yaptıklarım, yapacaklarım ve yaşam felsefem gereği ve kişisel bağlamda elbette mutluyum. Yaşamımdan asla şikâyetçi de değilim. Yetinmesini bilen, yoksulluğu yaşayan, zenginliğin her türlü nimetleriyle kendimi, çocuklarımı çağdaş insanlar olarak yetiştirmemizden daha güzel soylu bir uğraş olur mu?
Hasan Âli Yücel’in “İyi vatandaş-İyi İnsan“ adlı kitabını okudum. Şevket Rado’nun radyo sohbetlerini dinledim (Bateş Kitapta basıldı, 1950’li yılların ikinci yarısında). Baki Süha Edipoğlu’nun, Refik Ahmet Sevengil’in şiir sohbetlerini de dinledim radyolardan… Burada bir anekdotumu da aktarayım izninizle. Bir dost şunu anımsattı bana: “Abi” dedi, “çok uğraştın ama, zengin olamadın.” O bakkaldı. “Karşındaki on daireli apartmanın 3/2’si benim. Üç çocuk yetiştirdim, üniversite mezunu, meslek sahibi, iktisat diplomam var, köydeki yerleri saymıyorum, bahçesi iki ev içeren bir mülkümüz de var. Sen benim hangi zenginliğimden söz ediyorsun oğlum?” diye sordum. Utandı. İşte bizim toplum bu kadar cahil ve düşüncesiz. Ha, bir de emeklilere sözüm var: Ne yazık ki onlar da düşünme emeklisi oluyorlar (bağışlana)…
Bana verdiğiniz önemi ve değeri çok önemsiyorum. Bunları söylemek fırsatı verdiğiniz için de çok teşekkür ediyorum. İyi ki vardınız, iyi ki de dostuz. Ne mutlu bize diyorum. Sağ olun, hep var olun…
ANITKABİR’E BAKIŞ
Mustafa Kademoğlu
Sen gittiğin günden beridir hiç eksilmedi
Ankara’nın üstüne çöken karabulutlar
Gökyüzü bir üzgün mavidir o günkü gibi
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Paylaşamıyor seni her başı dara düşen
Hak etmedi ulusum! Yazgı değil, bu rüya
Kurtulacağız karanlıklardan inan buna
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Ekinler gene başağa duracak çok yakın
Bize güç veriyor ilkelerinle devrimin
Anadolu rüzgârlarında savrulur saçların
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Sabahları doğup Ankara’nın üstüne sen
Denizlerce engin baktıkça mavi gözlerin
Günler karanlık görünmüyor Rasattepe’den
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Görüyorsun gelenler kim, nedir yaptıkları
Biliyorsun ikiyüzlülüktür yazdıkları
Gözleri kör bırakıp gider çelenkleriyle
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Zaman zaman Anıtkabir’inde onbinlerle
Tek yürek tek ses olup alamasak da bir ders
Kulağımda hep o ‘Ey Türk gençliği’ diyen ses
Çatma kaşlarını öyle n’olur Atatürk’üm
Yetkili yetkisiz sana sırt çevirenleri
Gürelsin umutlar bağışlamam hainleri
Gelmez Türkoğlu’ndan sana asla bir ihanet
N’olur Atatürk’üm bizi gözle ve de affet!
(1993, İbn-i Sina Hastahanesi)