YİĞİT KERİM ARSLAN
Altıyedi Dergi – Güz 2020; Sayı: 6, Sayfa: 10-12
Ormanlar hiçbir zaman bana statik bir şey gibi görünmedi.
Fiziksel yönden, ben onların içinde hareket ediyorum;
ama metafizik yöndense onlar benim içimde hareket ediyor sanki.
Ağaçlar, John FOWLES
Söyleşilerin alışılmış sorusuyla başlayalım: İlk kitabınız Hasar Ayini 2003 yılında, Dünya Lekesi 2012’de, Kendinin Ağacı ise bu sene yayımlandı. Bu durum yazma sıklığınız ile ilgili bir bilgi veriyor gibi bize. Örneğin Ahmet Muhip Dıranas, hayatı boyunca yaklaşık yüz şiir yazmıştır. T. S. Eliot ise “Bir şairin en önemli işi olabildiğince az yazmaktır,” demiştir. Katılıyor musunuz?
Az yazmak değil de az yayımlamak az olan her şey gibi kıymetli. Nitekim ben az yazan biri değilim, yayımlamadığım ya da henüz bitiremediğim metinler de oluyor. Yayımlanmış üç kitap da az gelmiyor bana. Bunun az olarak hissedilmesi mevcut hızla ilişkili galiba.
Ayrıca şair sadece şiir yazmakla mükellef değildir. Şiirin önü ve ardı var. Durmak ve yavaşlatmak çok önemli benim şiirimde. Şair bütün sanat disiplinlerinden beslenmek zorundadır. Şiirin yanlış algısını, ilham gelince alt alta gelen dizeler bütününden oluşmuş sevimli halinden kurtarmamız lazım. Şiir bir sevimsizliğin tezahürüdür benim için; olmamışlığın, olmayacak olanın.
Bu bilgilerle baktığımızda kitap periyodumu yeterli ve içime sinmiş buluyorum.
Gazete Karınca’daki söyleşinizde şiir dışında bir dosyaya daha çalıştığınızı söylemiştiniz. O dosya üzerinde çalışmaya devam ediyor musunuz?
Doğrudur. Kendinin Ağacı’nı ya da onu bitirecektim. Kendinin Ağacı daha ağır bastı. O durdu. Şimdi sadece onu düşünüyorum. Kendinin Ağacı’nın söyleşi, imza ve benzeri meseleleri bitince tamamen ona odaklanmayı hayal ediyorum.
Seyyidhan Kömürcü, birçok genç şairin etkilendiği bir isim. “Gençlere ne önerirsiniz” gibi bir soru sormak istemiyorum; şiire başladığınız dönemlerden bahsedebilir misiniz? Gençliğin ve şiirin ateşi sizde nasıldı?
Şiire başladığımı bilmiyordum aslında. Öylesine yazıyordum. Kitap nasıl olur, dergi nedir, ne işe yarar haberdar değildim. Şiir yazarsam bir kitabım da olur bilgisini ilk kitabım yayınlanınca öğrendim. Bu da iyi bir şey. Ritminizi ve dikkatinizi dağıtan bir durum diğeri.
Tabii daha cesurdum diyebilirim. Daha heyecanlıydım. Şiirlerim yayınlanmaya başladığında özgüvenimin yükseldiğini ve arkadaşlarım arasında itibarımın arttığını hissettiğimi hatırlıyorum. Artık daha çok biriydim. İş ciddiye binince sorumluluğum da arttı. Yeni edebiyatı, eski edebiyatı daha çok bilmem gerektiğini fark ettim. Okumak ve okuduğunu hissettirmek bir şair için şimdikinden daha elzemdi. Daha ciddi bir meseleydi. Bir yandan da şiirlerim yayınlanınca okumanın, izlemenin, dinlemenin tadı daha güzelleşti. Artık her ay dergi almak, yeni çıkan kitapları okumak esas işim olmuştu.
Kendini yolun başında görenler için şunları söyleyebilirim: Şiiri diğer meşguliyetlerimizi ele aldığımız gibi ele alamayız. Sandığımızdan fazla zaman, heyecan, emek, hatta ömür talep eder. Eğer bunu göze alamıyorsanız hayal kırıklığı yaşamamak için şiir yazmak, şair olmak duygunuzu düşük tutmanızda fayda var. Ama tabii bu karar öneriyle değil de tecrübeyle ilerler. Şiir başa gelen bir şey. Yazacağım ya da yazmayacağım demeye imkân vermiyor.
Kendinin Ağacı, Irish Mafia adlı tiyatro grubunun “Konusuz Mutsuzluk” oyunundan bir alıntıyla başlıyor: “ben konusuz mutsuzluk istedim,/ konuları unutmak istedim, ama olmadı”. Sizin üstünde durduğunuz konusuz mutsuzluk; şairin bir metot oyuncusu gibi herhangi bir şey olmadan da mutsuzluğa bürünebilmesi mi, yoksa bir anı yıkımı mı?
Mutsuzluğun temel duygu ihtiyaçlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Ama bu ihtiyacımızı gidermek için bir konuya da ihtiyacımız var. Aşk akla ilk gelen konu. Sonra yeteneğimize göre bu konuları çoğaltabiliyoruz.
Ben bir süre sonra bu mutsuzluğun geçmeyeceğini ama bu mutsuzluğu konusuz yaşamak istediğimi hatırlıyorum. Ama olmuyordu, mutlaka bir konu buluyordum. Konusuz mutsuzluk hevesim sürüyor hâlâ. Bir gün konusuz mutsuz olacağım.
Asaf Halet Çelebi de “sebepsiz hüzün hocamdı” demişti, onu da unutmuş olmayalım.
siyah, kendimin kardeşi, sinem gibi ithaflı şiirlerinizi bir kenara koyarsak; neredeyse bütün şiirlerinizin kişisi/nesnesi aynı gibi. Bu durum şiirinizdeki sesi güçlendiriyor mu?
Doğru söylüyorsunuz. Konum genel anlamıyla insan ve o kadar baskın ki değiştirmeye imkân bulamadım daha. Başımı insandan kaldıramadım. Nesnelerim de bahsettiğim insanın etrafında dönen şeyler.
Bu ısrar sesi daha derinlikli kılıyor olabilir; ama bunu bir taraftan da tehlikeli buluyorum. Odağında gene insan olsa da Kendinin Ağacı bu yükü indirmek açısından biraz imkân sundu. Doğayı, ağacı, yaprağı, dalı, budağı denedim. Kalemimin hafiflediğini hissediyorum. Şimdi başka şeyler düşünüyorum ve yazdığım metnin başka bir yere bakacağını hissediyorum.
“herkesin herkesten biraz almak istediği bu çağda” diyorsunuz yastığının altındaki muska mektubu şiirinizde. Eskiden çoğu insan sevdiğinin yüzünü görmek için bile senelerce beklerken, bugün beden de sevgi de çabucak tüketiliyor. Bundan hareketle, birinin her şeyi olmak güçleşiyor. Zaten imkânsıza yakın olan aşkın, iyice kaybolduğuna inanıyor musunuz?
Aşk kaybolmaz. İnsan kaybolmuş olabilir. Bazen dikkatimizi dağıtan, kafamızı karıştıran durumlarla karşı karşıya gelsek de dünyanın dönme sebeplerinin en önemlisi aşk. Alışkanlıktan dönmüyor dünya, biz yaşayalım, âşık olalım, iyi biri olalım diye dönüyor. Aşkın sonsuzluğu konusunda tartışabiliriz ama. Ben daha bitmeyen ya da sonsuza dek yaşanmış bir aşk duymadım. Var ama bitiyor. Aşk bittiği için aşk.
hatırlamayı unutmak şiirinizin bir dizesinde Juan Gabriel Vasquez’in eseri “Düşen Şeylerin Gürültüsü”nü kullanıyorsunuz. Vasquez, “Her şey bir anı, daha yeni yazdığım bu cümle bile çoktan bir anı oldu; sizin, sayın okur, daha yeni okuduğunuz sözcük de artık bir anı,” diyor bahsi geçen kitapta. Bir şairin bu kadar şiir, bu kadar sözcük varken unutabilmesi mümkün müdür?
Sadece şairin değil kimsenin unutabileceğini sanmıyorum. Ancak hatırlamayı unutabiliriz. Bunu da bile isteye yaparız yapabilirsek. Sadece sözcük ve şiir değil; görüntü, ima, çağrışım ve daha sayısız imaj unutmamıza engel. Vasquez zamanın sürekliliğinden, tekrarın imkânsızlığından, hafızanın sürekli işini yaptığından bahsediyor. Beni Vasquez’in o kitabıyla buluşturan esas metafor sesti. Sesi geçmeyen şeylerin ruhumuzda yarattığı gürültüden; görüntüsü artık olmasa da sesi kulağımızdan gitmemiş meseleler. Hafıza ve unutmak ile bağlayacak olursam: Bütün duyu organlarımızın birer hafızası var ve unutmak için hepsiyle vedalaşmış olmamız gerekir. Ne mümkün?
Kendinin Ağacı, sarsıcı bir şekilde “üzerinde kazanacağız yazan bir duvarın dibinden/sana sesleniyorum// elbette kazanmayacağız/ elbette kazanmayacaktık// kazanmak onların işi” diye bitiyor. küçük İskender bir programda “Umut etmek Doğu kültürünün en büyük besin kaynağıdır. Batı’da umut ettiğin şeyi gerçekleştirirsin. Keşifler, icatlar hep bu yüzden çıkmıştır. Telefon hayal edilir ve bulunur. Ama bizim tamamlanmamış hikâyelerimiz var. O hikâyelerin tamamlanmaması için umut etmeyi sürdürmemiz lazım. Çünkü tamamlanırsa/gerçekleşirse sıkıntı doğar. Elektriği bulmak, bizim elimizde olsa bile biz bulmayız ve ‘Bir gün ışığı göreceğiz’ diye umut ederiz” diyor.
Peki, siz “Umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır” düşüncesinde misiniz?
küçük İskender çok doğru söylemiş. Ama bu belirleme daha çok beklemeyi uzatmanın şaire sunduğu melankoli ile ilgili sanırım. Şairane bir belirleme. Umut etmek yaşantımızı sürdürebilmemiz için elzem. Ve ben hiç umutsuz değilim. Bahsettiğiniz dizeler, kazanmak sözcüğünün beraberinde bir kaybeden talep ettiğine olan itirazıma dairdi. Kazanan ya da kaybedenden ziyade eşitlenmeye dair umutlarımız olmalı. Mümkün olsun ya da olmasın. Talep ettiğimiz şeyi daha kendi sözlüğümüzden seçmeliyiz. Umutluyum: Elbette insan bu yanlıştan vazgeçecek. Ya da doğa onu bundan vazgeçirecek. Belki biraz gürültülü olacak ama sil baştan başlayacağız her şeye.
Okura sunduğunuz bu güzel kitap için sizi kutluyor, söyleşi için teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim, ekibinize ve Zonguldak’a sevgiler, selamlar.