Söyleşi: Kadir İncesu
*Altıyedi Dergi Bahar 2020 Sayı:4 sayfa 34-38
Hıfzı Topuz’un belge ve anılara dayanan kitapları tarihimiz için her anlamda önem taşıyor. Yalnızca Hıfzı Topuz’un anıları, gözlemleri olarak bakılmamalı bu çalışmalara… Tarihimizin önemli anları, kişileri yazdıkları… Elbette kitapları kurguyla bütünlenmiş, ancak okura hissettirdikleri kurgunun ötesinde… Çalışma odasında, kapının hemen arkasında annesinin odasının duvarında uzun yıllar duran Tevfik Fikret’in büyük boy bir portresi dikkat çekiyor. Kitaplar, Afrika’dan getirdiği masklar, resimler, fotoğraflar, objeler… Çok detaya girsem söyleşiye zaman ve yer kalmayacak… Kitapları Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan Hıfzı Topuz ile konuştuk.
Yazdığınız biyografilerde yaşamınız da var. Yaşamınızı ayrı bir kitap olarak yazmayı düşünüyor musunuz?
Yaşamım, anılarımı yazdığım birçok kitapta var. Başka bir açıdan bakalım. Benim yazı yazmaktaki amacım nedir? Ben yazıyı bir iletişim konusu olarak ele alıyorum. Benim bir mesajım var, o mesajı iletmek istiyorum. O mesaj her zaman devrimci bir mesaj. O mesajı ben eskiden gazete yazılarımla iletiyordum, şimdi kitaplarımla iletiyorum. İstediklerimi genelde romanların kahramanları söylüyor. O kahramanların arkasında ben varım biraz. Seçiyorum onları.
Beğendiğim, hayran olduğum kişileri örnek alıyorum. Nazım Hikmet de, Sabahattin Ali de, Mithat Paşa da, Tevfik Fikret de öyle… Hakkında dört kitap yazdığım Atatürk de öyle…
Bu kitapları yazarken, onların sevdiğim, beğendiğim taraflarını alıyorum ve kuru bir biyografi yazmaya kalkmıyorum. Bir şeyler ileten bir mesaj olsun istiyorum. O mesajda ben bir şeyler ileteyim, o mesajı okuyan etkilensin, bir tepki göstersin. O tepkiyi bana iletsin. imza günlerinde okuyucularımla konuşuyorum. Neden bu kitabı alıyorsunuz, beğendiniz mi diye soruyorum. Nelerin ilgilerini çektiğini, neler düşündürdüğünü öğreniyorum. Ben, mesajıma tepkilerinin ne olduğunu öğrenmeye, yakalamaya çalışıyorum. Onlann ışığında yeni mesajlar iletmeye çalışıyorum. Bir mesaj verilmesi, onun alınması tepki gösterilmesi ve retro enformasyon ve ona göre yeni mesajlar iletmek… Devrimci bir açıdan mesajlarımı iletiyorum, bunlar eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek için değil. Toplumu bazı konularda aydınlatmak için…
Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet kitaplannızda kurgu var mı?
Sabahattin Ali’de var diyemem, çok az kurgu vardır belki… Ben Sabahattin’i tanıdım, bana anlattığı şeyler vardı. Onları derleyip toparladım, hayatını inceledim. Oradan yola çıktım, kızıyla konuştum. Sabahattin’de kurguya gerek yok. Nazım’da hiç yok. Paris’te Abidin Dino tanıştırdı Nazım ile beni… “Benim işlerim var, Nazım ile sen ilgilen,” dedi. Oooh pekala. Nazım ile üç beş gün boyunca dolaştık. Küba’ya gitti, geldi. Konuşmalarını banda aldım. Gayet güzel geçti, buna ne ilave edeyim?
Yıllar sonra Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali’nin romanlarını yazarken neler hissettiniz?
Onlarla konuşurken yazmayı düşünmüyordum. Nazım ile konuşurken, o zaman gazetelere onunla ilgili yazı göndermek imkansızdı. Gazeteye yollarım demedim. Fotoğrafımız çekildi hasbelkader. Fotoğrafını çekeyim demedim hiçbir zaman…
Yazmayı düşünmüyordum, benim için bir sevinç, heyecan, mutluluk, kazançtı Nazım’ı tanımak… Yazar mıyım, yazamaz mıyım, basılır mı, basılmaz mı hesapta yoktu. Sonra Nazım hakkında yüzden fazla kitap yazıldı. Fakat benim kişisel gözlemlerim, duygularım, anılar vardı. Bunları yazdım.
Nazım’ın hangi özelliği sizi çok etkiledi, iz bıraktı?
Nazım ile tanıştık, kırk yıllık dost gibi kucaklaştık hemen… Hiç numara yapmadı. Tertemiz, şık, zarif bir adam… “Vay Hıfzıcığım” diyerek kucaklaştık. Önceden birbirimizi biliyorduk tabi… Ben onu tabi ki tanıyordum, onun da beni bilmesine, tanımasına bazı olaylar vesile oldu. Aramızda çok iyi bir iletişim kuruldu. Konuşmalarında çok güven veren bir insandı. Numarası yoktu, olduğu gibi içtenlikle anlatıyordu gördüklerini…
Biyografileri yazarken ilkeleriniz var mı?
Var. Kuru biyografi olarak ele almak istemiyorum, güncel taraflarını yakalıyorum. Bu biyografi bile bir mesaj iletsin. Benim için bugün de geçerli güncel, sıcak olaylar lazım. Ben onları seçiyorum.
Her kitabınızın belgelere dayandığını görüyoruz. Bu belgeleri nasıl ediniyorsunuz?
Lise yıllarımdan beri belge toplamaya meraklıyım. Gazeteciliğe başladığım dönemde de devam etti bu toplama, zamanla arşiv haline geldi. Gazetedeki odam bir dökümantasyon merkezi oldu. Gazetecilikle birlikte bütün güncel olayları ayrı ayrı kutularda sakladım.
Evde de bu biriktirdiğim belgeleri dosyaladım. Bana gelen bütün mektuplar dosyalarda, hiç birisini atmadım. Zamanı geldiğinde de değerlendiriyorum onları…
Arşivim belgelerle dolu, onları değerlendirmesini, kullanmasını biliyorum. Bunları bir gün değerlendireceğimi biliyordum. Sakladım, zamanı geldiğinde de işe yaradı.
Genç gazeteci arkadaşlarımıza da bir usta tavsiyesi…
Bir şeyi internette bulurum dememek lazım. Birçok şey internete girmiyor. Kişisel gözlemlerin var. Birisi sana bir şeyler anlatmış, yaz, sakla… Bunları lnternette bulamazsın bir daha…
Hıfzı Topuz için yazmak, bir “tutku” olmuş diyebilir miyiz?
Doğru. Ben lisede öğrenciyken birtakım şeyleri yazıp saklıyordum. Hikaye denemeleri de yazıyordum. Bunları bir gün kullanırım diye saklıyordum, o zaman gazeteci olmak kolay değildi. Gazetecilik okulu da yoktu. Hukuka giderek genel kültür dersleri aldım, fakat kafamda gazetecilik vardı. Kapı kapı dolaşıp iş aradım, bulamadım.
Bir gün Tasvir’e gittim. Cihat Baban ağabeyimin sınıf arkadaşıydı. Çalışmak istediğimi söyleyince, “Yarın başla,” dedi. istihbarat şefi beni Topkapı’da valinin toplantısına gönderdi. 1946’ydı galiba…
Ayrıntılı olarak yazıp verdim, ertesi gün gazetede bir fotoğraf altı olarak iki cümle yayınlandı. Nedenini sorduğumda. “Okumadık ki… Okunmaz öyle… Sen yazacaksın, yazacaksın biz bakmadan çöpe atacağız. Alışırsın,” dediler. Bıraktım. Bir sene sonra da Akşam’da çalışmaya başladım.
Gazete satılınca ayrıldım, bir yıl kadar işsiz kaldım. O sürede gazetelere dan yazılar yazıyordum. Bir burs bularak Strasburg’a gittim, UNESCO’da çalışmaya başladım. Kapılar bana açıldı.
UNESCO’daki yıllarınız yaşamınızı, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?
Çok önemli, UNESCO’ya girdiğim zaman dünya görüşüm yoktu. Orada bütün milletlerden insanlar tanıdım. Dünyayı gezdim, Latin Amerlka’ya gittim, bütün Afrika’yı gezdim. 25 kere kara Afrika, 15 kere de Kuzey Afrika ülkelerine gittim. Bana ufuklar açtı, çok insan tanıdım, gittiğim yerlerde öğrenciler yetiştirdim. Bütün insanları sevdim. Bütün insanları anlamaya çalıştım. Anladım da… Korkmadım kimseden. Bir sene Kongo’da kaldım. Benim için çok öğretici oldu.
Gazeteciliğinizin yazarlığınızı etkllediğlnl söyleyebilir miyiz?
Kitaplarımı da röportaj gibi yazdım. Okuyucunun anlamayacağı sözcükleri kullanmadım, okuyucuyu sıkacak uzun cümleler kurmadım. Okuyucuyla aynı düzeyde kalmaya çalıştım. Ama ona bir şeyler vererek, vermeye çalışarak… Onlardan kopmak, uzaklaşmak istemedim. Akşam’da tutturduğum bu röportaj üslubunu yazarlıkta da sürdürdüm.
Hikaye denemelerinizden söz ettiniz. Yayınlandı mı o hikayeler?
Hiç..
Kitaplaştırmadınız da …
Hayır …
Duruyordur mutlaka arşivinizde …
Sakladım ama Türkçem değişti bir defa… Eski yazılarıma bakıyorum, bir cümledeki sekiz sözcükten yedisini değiştiriyorum. Bugüne uymuyor onlar. Bugünün Türkçesi 1953 yılından sonra olgunlaşmaya başladı.
1953’te Melih Cevdet’i aldım gazeteye, birlikte çalışmaya başladık. Melih Cevdet’in dildeki titizliği bana da sirayet etti. Muhabirlerden gelen haberlerdeki bütün Farsça, Arapça sözcükleri çıkarıp yerine Türkçe sözcükleri koyuyorduk.
Melih Cevdet demişken, Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan “Anı ve Mektuplanyla Melih Cevdet” kitabınızdan da söz etsek…
Arşivimde Melih’in yüzden fazla mektubunu buldum. Bir göz attım, bunları değerlendirmek lazım dedim. Çok ilginç mektuplar var, Melih içini bana açmış. 27 yıl benim en candan arkadaşımdı. Melih’in etkisiyle Türkçemi değiştirdim, hayatıma damga vurdu. Ondan sonra yazı tarzım değişti. Kitapta mektuplarımız var. Mektuplar bugün Melih’i anlamak için gerekli. Bir yazarın hayatını kazanabilmek için öğretmenlik yapması, sekiz yere yazı yazması… 1953’ten 1980’e kadar olan dönemdeki Melih’i anlatmaya çalıştım. Kitabın başında da anılarım var. Kitabın adı da Anı ve Mektuplarda Melih Cevdet oldu böylece…
Yaşamınızın en önemli dönüm noktası nedir?
UNESCO… Akşam’dan ayrılıp işsiz kalmam, bir sene sonra UNESCO’ya geçişim hayatımı değiştirdi. Önemli bir dönüm noktası… UNESCO sonrası gazetecilik dersleri verdim, sonra da yazarlığa başladım.
Gazetecilik, UNESCO ve yazarlığa başlamam çok önemli dönüm noktalandır.
Paris’teki günlerinizi “‘kavganın içinde olmak” olarak adlandırmanızın nedeni nedir?
Paris’te gençlerle beraber yaşıyorum. 1968’de gençlik olaylan oluyor. Onlarla beraberim, dışında kalmıyorum, seyirci değilim. Onlarla iletişimi koparmıyorum, kalbim onlarla beraber, onların savaşına ben de katılıyorum.
İnsanın yaşamının önemli evresinin çocukluk olduğunu düşünürüm…
Bak ne anlatacağım sana… Beni en çok yazarlığa yönlendiren anneannem oldu. Benim bir kitabım var Meyyale… Anneannem Meyyale’nin kızı… Çerkez kökenli, saraydan yetişmiş, çok aydın bir kadındı. Fransızca bilir, roman okurdu. Benim de yazar olmamı isterdi. Çocukluğumdan beri “Hıfzı yazar olacak,” derdi. Yazarlığın okulu yoktu, hukuka gittim. Oradan bir hız aldım. Bir şey yazdığım zaman ona okurdum, desteklerdi mutlaka. Onun desteği benim için çok önemli rol oynadı hayatımda. Okulda da velim oydu zaten. Anneannem okula gelir, öğretmenlerimle konuşurdu. Anneannem yetiştirdi beni. Gazeteciliğe başladığımı gördü, çok övünürdü benimle…
En çok neyi özlüyorsunuz?
UNESCO yıllarını özlüyorum. UNESCO yıllarındaki gibi bir misyonla Afrika’yı dolaşmak hoşuma gider. Emekliye ayrıldıktan sonra da gittim Afrika’ya … Eşimle beraber de gittik. Fırsat olunca yine giderim. 3 yıl önce Kongo’dan davet aldım. Kongo’da ilk gazetecilik semineri düzenlediğimi öğrenmişler. Büyükelçi gelip beni davet etti. Gittim. Geçmişi yeniden yaşadım.